HÜZNÜN GÖZYAŞLARI

[20/9 17:43] Mehmet Ali Abakay: HÜZNÜN GÖZYAŞLARI


Hüzünle hasbihâl etmemi salık verdi, dostum.

Hâli bilmeyen ahvâlden haberdar mıdır?

Dostluğumuzun ikâmesinin elli
seneyi aştığını ifade ettim, kendisine.

Muhattabımın şaşkınlığını Merdiven Şiiriyle ifade ettim, Haşim'i rahmetle anarak. Hafız'dan misaller verdim, Şirazlı Sa'di imdada yetişti, Osman Ziya Seba olsun Cahit Sıtkı, Sezai Karakoç,..

Mübarek Şairler geçidi. Hiç bir şair, ahvalinden memnun değil ki gittikleri seferden geri dönmemiştir, bundan Yahya Kemal de haberdârdır.

Kalkıp diğer şairlerden bahsetmeme fırsat vermedi, muhattabım.

Bir şiir gecesinde şiir sohbetine davet edince kendisine Sirk Palyaçosu meselesini anlattım. Doktoru güldüren, hasta ve hastalıklardan bunalan ruhunu dinlendiren palyaço'nun daha bir hıçkırmasına mana vermeyen doktora cevabı muhteşem:

-Doktor o insanları güldüren benim.

Çağdaş dünyanın sirk palyaçosu ne anlatsın?

Sirk ne palyaço ne?

Çağdaşlık ne dünya ne?

Muhattabıma şiir okuyamadığımı hayatın şiir olduğunu ifade edince birkaç şiirinin dergilerde yayınlandığını söyleyince ödül alıp almadığını sordum.

Birkaç antolojide ve dergide yer alan şiirlerinin takdir topladığını duydum, kendisinden. Belki de ödül almıştır, şiirleri, utanmıştı söyleyemedi.

Kızılderili olan gönlün hüzünkâr şiir atmosferine sisli, puslu havadan kesitler sunmak istemedim, muhattabıma.

Kunta-Kinte'yi anlatamadım ki hüznünü dile getireyim, gönlümce.

Kunta Kinte kim?

Oturan Boğa kim?

Son Tuareg teslim olurken mavi peçesini ayakları altına alan kim?

Ömer Muhtar, sehpaya neden kendisi kendi çıktı ve zılgıt çeken Berberî kadınlara ne çağrıda bulundu?

Geronimo kim?

Garibaldi nereli?

Niçin ufaldı, muhattabım gözümde?

Kum saatinin düşmeye istek duymayan son taneleri neden kadere boyun eğer durur?

Masada karşımda kim var, bana sualine cevap arayan?

Siz kimsiniz, beni hüzne gark eden?

Bu müzik sesleri nereden geliyor?

Burası neresi?

Neredeyim?

-Siz, oldukça isimler belirtiyorsunuz? Ben anlamadım. Biraz açar mısınız, hüzne dair, düşüncelerinizi?

Fikrimi ifade ederim, Gayya Kuyusu'na düşmeden.

Düş-ünce her şey tepe taklak.

Fikrin ince gülüne dair, sırtıma ok sözlerin ağırlığı hiç hafiflik emmaresi taşımıyor. Zaten her diken gülü korumak için değil midir, dalında yapraklar arasında saklı duran?

Gül ne diken ne?

Suya gidenin sırtına saplanan oklar, akarsuyu korumak için miydi, yaz sıcağında ey zulmun kapılarında merhameti ayaklar altına alan, insanlıktan nasibini almamış zalim.

Varoluşunu ah û enîn üzerine inşa edip dünyaya şekl û biçim vermeye kalkışan, herkesin emrine tabiî olmaması halinde topla tüfenkle değil, bombalarla gazlarla asabîyetini gösteren dağ taş mı bıraktı insan mı hayvan mı ağaç mı?

Yeryüzünde İbrahim kabullenmez ve habire ateşe odun atan, kaynayan kazana döndürülen cografyada adaletten, merhametten ne eser bıraktınız da hak û hukuk üzerine ücretini hayatlarını bağışladığınız zihni iğdiş ettiğiniz mankurtlara okuttuğunuz manifestolar neyin nesi?

İbrahim olmadıkça boynunu keskin bıçağa gönüllü dayayan İsmail arayışı, bulanık sudan utanmayan olta misali.


İnsanî değerlere yabancı, vahşetin temsilcilerine ne demeli?

İbrahim kim?

İsmail kim?

Ruanda nerede?

Gabon'da kimler yaşar?

Belçika Kralı, işgal ettiği topraklarda babalara çocuklarının birer elini neden kestirdi?

Şu sözleri Michael neden söyler durur?

Boksörler neden zenci?

Şu koşucularla çembere top atanlar neden siyah?

Nerede elmas û zümrüdü yer altından çıkarıp açlıktan ölenlerin mezarları?

Bu piramidleri yapanlar nerede?

Endülüs, Mescid-i Aksa sokakları gibi kan içinde, Ey Sulhaddin!...

Buhara nerede Semerkand, Peşaver, Kandehar?

Mekke, Medine, Kahire ne âlemde?

Keşmir, Eritre, Bangsa Moro!

Guatemella, Kûba...

Aztek, İnkâ, Maya...

Dünyanın bütün kötülükleri kol kola girmiş, tepiniyor, ellerinde kan ve adına "Dünya Kardeşliği" deniyor, bu oyunun.

Alkış çalanlar kim?

Oynayanlar kim?

Toprağın üstünde tüten dumanın kokusu taze, her tarafta yanık et kokusu.

Ağaçlar yanmış...

Ev-bark yıkık...

Cesetler toplu mezarda.

Barışseverler, ekmek-su dağıtıyor, yaraları sarıyor.

İnandığınız rab adına bu insanları niçin çarmıha gerer, coğrafyaları perişan edip cansızlaştırırsınız?

Birbirini vuran kardeşlerin ellerindeki ateşli silahları kim yaptı?

Ateş suyuna kanan kızılderilinin ok ve yayı, mızrağı, baltayı tutması mümkün mü?

Baltanın sapı çürümüş, kendisi paslanmış. Mızrakla ok ve yay kırık.

Barış çubuklarını tüttürüp kelle avcılarını üstlerine gönderen kim?

Battaniyeleri çiçekli yardımseverler, niçin suskunsunuz?

Cezayir'de az mı insan kellesinden tepeler yaptınız?

Posta pullarında kelle avcıları pozları!..

Ah ne istediniz pirinç tarlalarından...

Nereye ayak bastınızsa ölümün habercisi oldu, sesiniz...

Topraklarını aldınız, her şeylerine el koydunuz...

Gemilere istif ettiğiniz Karaderililer, cezaevlerinizden taştıkça adaletiniz ortada?

Karaderiliyi hayvanat bahçesinde gösterdiniz, kendi teninizden olanlara.

Bu vahşetin adı ne?

Birinci dediniz bitmedi.

İkinci dediniz devam ediyor, şimdi üçüncüsüne ek, dördüncüsü.

Yer yüzü kirletildi, gök yüzü esarette, gezegenlerde altına ve elmasa hücum!..

İlâhlık taslayan anlayış, çapulcu zihniyet, kirli vicdanlar...

Boynuzlu sakallı keçinin iki toynağına insanı kurban edenler, her yerde tufan beklerken tohum bankaları kuruyor, yıllardır...

Su işgali, denize batmakta olan kıta, barınacak toprak, kan ve vahşet...

El konulan zenginliklerin etiketlerinde ne yazar?

Bize demokrasi ve özgürlük vaadi yerine kan ve gözyaşı ve talan getirenlerden misiniz, bay muhattap!..

Siz, ölünce cennette doyasıya ekmek yemeyi hayal eden bir küçük çocuğun dünyasını bilir misiniz?

Büyük kurşunlardansa küçük kurşunun fazla acıtmayacağını düşünenlerden misiniz?

Çocuk kim?

Kurşun ne?

Kurusun iki eliniz!..

Yollara serdiğiniz taşlar, attığınız dikenler, vicdanınız kurusun, damarlarınızda dolaşan kirli kanla, aklınızda dolaşan hilelerle tuzaklarla!..

Bayım size değil, insanlığa düşman olana sözüm.

Hem zulmeden olacaksınız hem barışsever.

Hem silah üreteceksiniz hem savaştan yana olmayacaksınız...

Kaç maske takıp dolaşıyor, aramızda şeytanlar?

Şeytan kim?

Tuzak ne?

Düşünmediler mi Yusuf'u?

Musanın asası nasıl dönüştü, yılana.

Gemisini ısrarla yapan kaptan...

Şehri terk edip kötülüklerle baş edemeyip giden...

Hangi yetimin, öksüzün elinden tuttunuz?

Yetim ne?

Öksüz kim?

Bu topraklar neden çorak?

Kanser, virus, radyasyon, bilim, humanizm, barış, adalet, özgürlük şarkıları, demokrasi dolması,...

Bayım dolmanın iyisi zeytinyağlı olur, bilirsiniz.

Yağın iyisi hem zeytindendir hem sütten.

Zeytinlikleri ortadan kaldırdınız, sadece siz de var.

Hayvanları da ortadan kaldırıyorsunuz, nebatî yağ piyasası elinizde.

Incire dokunamadınız, bir.

Zeytin'e ve İncir'e kâsem olsun ki makyajınız bir bir dökülüyor, bayım.

Çocuklarınız yok, nüfusunuz yaşlı.

Hayvanları sevin, elbet.

İnsanlardan nefretiniz, size fazla hayvan sevgisi veriyor, bayım.

Hayvan ne?

İnsan kim?

Sevgi nedir?

Vahşet niçin?

Sorular üst üste devasa kördüğüm.

Bu kör düğümü ceddiniz İskender Gordıon'da kılıcının tek hamlesiyle mi çözdü?

Balinalara özgürlük bayım!..

Petrole bulaşmış karabatak kuşu yaşamalı.

Kutup ayısı canlıdır, nesli tükenmemeli.

Yeşil çevre hareketi her yere yayılmalı.

Bayım her yıl milyonca fok balığı niçin vahşice katledilir?

Yüzbinlerce deve, kanguru ve diğer canlılar niçin katledildi, Avusturalya'da?

Orada neden yangınlar çıkarıldı, bilmez misiniz?

Orayı yöneten kim?

Kanada'da eskimolar kaç yaşında ölür?

İzlanda'da hayat nasıl?

Her yerde petrol, doğal gaz, maden ararsınız da insanlık derdiniz var mı?

Klimanjoro'da, Everest'te zirve ne kadar büyük de Alplerinizde neden insanlık zirvesi o denli düşük?

Bayım, cikolatanız ile övünürsünüz.

Kakaosu, yağı en ucuzundan gaspettiğiniz topraklardan.

Fındığı, fıstığı, bademi paranızı değerli kıldığınız ülkelerden...

On kilo kakao aldığınız üreticiye 100 Gram yerine yarısını verirken zarar ettiğinizi düşünür, tadımĺık verirsiniz...

Bayım, sizi tanıyoruz ve biliyoruz da tanımış olmamız, sizi bilmemiz suç mu?

Elinizde idam fermanımız, suçumuz ne?

Barış ve insanlık idealinizse bize zulmünüz niçin?

Iki maske yerine on maskeyle dolaşsanız, niyet kötüyse işiniz iyi mi olur?

Kötülüklerin gücü adına ne varsa elinizden gelen yaparsınız.

Heidi, niçin çıplak ayakla ve çorapsız dolaşır, bayım?

Çizgi flimlerinizde kediyi fareye dönüştürdünüz, fareyi kediye.

Köpeğin etçilliğini otçulluğa dönüştürmek, maharet ister.

Bir köpeği, kediyi mama ile besle.

Fareler artmaz mı, dünyada?

ÇOcukları mamayla büyütmek, kedi ve köpek gibi bir durum mu?

Maksad sağlık mı para kazanma mı?

Mamayla büyüyen nesil, daha mı çok ömürlü ve halim-selim oluyor?

Bu bir çeşid, zihni iğdisleştirme mi?

Biliyoruz, ağacın yaş iken eğildiğini.

Bayım mama ne?

İğdiş ne?

Çocuk kim?

Sahi bayım, sizin değerli paranızın karşılığı var mı, gümüş ve altın olarak?

Sadece matbaadan kâğıt olarak mı basılır, paranız?

Emek ne?

Alınteri kimin?

Hukuk nerede?

Bayım, takvimi günlere ve haftalara böldünüz.

Annelere, kadınlara, işçilere, sevgilere yaşlılara, yılbaşına, kaliamlara, barışa, babalara, hayvanlara, ağaçlara, denizlere, topraklara ve bi'l-umûm her şeye birer gün ya da hafta tayin ettiniz.

Neden ve niçin?

Hepsi de sizde çıkan arızalardan çıkmışsa bu günlerle haftalar, Afrika'da bir Pigmen bilmiyorsa bu suç mu?

Barış, kardeşlik şarkılarını neden yasaklatırsınız?

Serbest bıraktığınız " Çalış-Ye-İç-Gez-Yat-Uyu" ile neden sınırlı?

Bayım, biliyorum köpeklerin ağzıyla akarsular kirlenmez...

Her işinizdeki kirliliğin müsebbibini başkasını gösterir, yağdan kıl çeker gibi, temize çıkartırsınız, kendinizi.

Afrika'da insanlar, neden ekmek bulamıyor, doymak için.

Neden su yok.

Hutsilerle Tutsiler niçin birbiriyle kanlı-bıçaklı?

Sahi İdî Emin, gerçekten beyaz insan eti mi yerdi?

Bayım, sizinle vaktimi boşa geçirdiğim için ömrümden saatleri boşa harcıyorum.

Newton'un başına elma hikâyesi tuttu.

Gemiler, suda yüzerken " Evreka Evreka!.." diye çıplak bir adamı sokağa saldınız, tuttu.

Artık, yeni yalanlar bulamıyorsunuz.

Kızılderiler, ķıtanızı keşf etseydi, sizin yaptıklarınızı size reva görür müydü?

Bu kıta, zaten vardı?

Var olan, nasıl keşfedilir?

Bayım, ömrüm sayılı ve çok yaşlıyım.

Bayım, bizim çocuklarımıza anlattığımız masallarla şarkılar, eskiden bizimdi.

Onların yediğini, içtiğini anneleri hazırlardı.

Dedeleri, neneleri onları hayata hazırlardı.

Çocukların bizim olmaktan çıkması, sizin çabalarınızla açıktan olmadı.

Şimdi yaptığınız içeceklerle yiyeceklerle doyuyorlar, diktiğiniz kumaşından çaldığınız giyecekleri giyiyorlar, ayakkabılarınızla dolaşıyorlar, çektiğiniz flimleri seyrediyorlar, sizin istediğiniz gibi nereye saldırmaları gerekiyorsa emre amade rûh hâli içinde bir uyarıyla emre seferber.

Onlara göre özgürlük sizde.

İnsanlık sizde.

Barışın özü sizde.

Mutluluk sizde.

Kötülüklerden uzaksınız.

Hep başkaları kötü.

Her bir şeyi yaptınız da dile de ihanetiniz gecikmedi.

Okullarda kendi diliniz...

Kitaplar sizden iyi bahseder.

Dilinizi bilmeyen, başka bir ülkede meramını anlatamaz.

İsimleri aynı kalmadı, çocukların.

Bir bir tarihinden, kültüründen, toprağından koptu da koptu.

Hepsi sizin âşığınız kesildi.

Çocukların çocukları büyüdü.

Torunları oldu, çocukların.

Artık, masraf etmenize gerek yoktu, onlar sizden bir parça.

Sadece renkleri farklı.

Yeme-içme-giyme-konusma-gezme ne derseniz tıpkı siz.

İşyerlerinizde sizin dilinizle tabelalar, yemeklerin ismi dilinizce, inançları dininizce...

Siz istediğiniz kadar dışlayın, sizden kopamazlar.

Bayım, biliyorum, siz olmadan muallakta sanırlar kendilerini.

Düşerlerse kuyularda kaybolacaklarını sanırlar.

Sizin için bulunmaz hazindirler.

Ürettiğiniz her şeyi tüketirler.

Kazançlarını size verirler, aldıkları mal ve hizmet karşılığı.

Onlara bankalar açtınız, kredi vermek için.

Ev aldılar, araba aldılar, yeni eve yeni eşyalar olmazsa olmaz...

Bayım, banka ne?

Kredi kime?

Muz cumhuriyeti mi, her ülke sizin için?

Size karşı çıkana, cezasını neden bizden biri vermeye kendisini yetkili görüyor?

Bayım soruların cevaplarını siz de bilirsiniz?

Ömür kısa, hayat hikâyem son buldu, bulacak!..

Kediye aslanı boğdurma gibi bir çelişki.


Bayım biraz önce kartoon flim çalışmalarınızdan söz açmıştık.


Tavşanı insana rol model kıldınız, çocukken kuşağımız.

Hem bayım, şu çiftliklerin vahşi inek çobanlarını bize alkışlattınız, çocukken.


Şerifleri adalet dağıtıcısı...

Asîler, yerli halk.


Kimse sormadı, bayım?

-Ne işiniz vardı, orada?

Şimdikiler de soramıyor, doğrusu.

Televizyonlar sizin, gazeteler sizin, dergiler sizin.

Sizin olmasa da parası sizden çıkar.

Parası sizden çıkmasa da rekĺam gelirleri size bağlı.

Bayım ev sahibi de hırsız da birbirinden haberdar.

Önemli olan, haklıyı ve haksızı birbirinden ayıracak erkek ses lazım.

Erkek dediysek, şimdi yanlış, hukuk insanı demek lazım.

Merhamet dolu yüreğiyle bir kadın, on beş yaşındaki bir kıza idam cezasını nasıl verir?

Onlara göre mesele yok.

Anneler, eğitimli olsaydı, çocuklar böyle olmazdı.

Dedikleri, " Bakın merhamet dolu yüreğe sahip bir anne dahi, bu haksızlığı onaylamıyor!.."

Eğitimi kim veriyor da torna hatası tipler ortaya çıkıyor?

Verilen eğitim ne?

Bunca cinayet, gasp, yalan, aldatma, kırım, yıkım?..

Hayat müşterekken kadını daha sömürmek adına obje kullananlar, kabullenmiyor, hakikatı.

Onlara göre gerçek şu:" Batı olmasa hayatımız cehennem. Yaşasın insan hakları!.."

Bayım, demiştim ya daha önce, çocukların torunları muhıbbîniz. Çok sağlam temel atmışsınız.

Siz kuşların gözünü kör eder, uçurtursunuz.

Etrafa çarpan kuş, sesinize gelmek mecburiyetinde.

Bayım, dahası hileleriniz bitmez.

Fabrikalar açarsınız, isimleri yerleri, sahipleri sizden görünmez.

Bayım, Otobüs, Minibüs, Hafif Taşıma Araçları...

Üstüne üstüne basıyorum, kelimelerin, ilk harfleri büyük.

Siz, uçak dahil satarsınız, üretimi yasaklarsınız.

Asitli içecekler, kimyasal karışımlı gıda ve yiyecek kullandırır, hasta olana aynı firmanın sağlık biriminin ürettiği ilacı satarsınız.

Hem zehir hem iyilestirmeyen fakat süründüren ilaç, sonunda aynı patente sahip.

Bak, bayım patent bile sizin literatörünüzden.

Literatör de sizin.

Bayım, buğdaya gübre verdik.

Çok yetişsin.

İlaç verdik, böcekler yemesin.

Böcekler öldü, bitkide kalıntı ürüne ve toprağa geçti.

Vucüda giren zehir kalıntısı artınca ilaçlar devreye girdi.

Ürün ilaçları arttı.

Vahşi batının altın arayıcıları sebzeye ve meyveye dadandı, bitkilerden hayana geçtiler.

Et, kemik, derı ve süt, peynir, yoğurt değişti.

Iğnelerle haplarla şuruplarla verim artırıldı.

Veyl olsun o anlayışa ki ölçünün dışına çıkarak dengeyi bozarlar.

O bozguncular, kendi yaptıkları paraya mabud misali baş eğer, yere kapaklanır.

Bayım, her şeyde bir başı boşluk.

Bu zulmün mimarları siz oldunuz.

Toprak öldü, sular kirlendi, hava zehirli, insanlık perr ú perişan, sizin cennah musmutlu ve toz-pembe hayaller peşinde.

Bu hüznün çiçekleri, sarı renkli açmaz, bayım.

Yetiştiği zeminden rengini alır, her çiçek.

Bizim medeniyetimizin çiçekleri, sizinkiler gibi yapma ve kokusuz değildir, kendi bağrından çıkan hiç bir çiçeği ve gülü koparmaz, benliğimiz.

Siz, hem bülbüllerin dilini kestiniz hem bahçeleri yıktınız hm gül ağaçlarını topraktan söktünüz...

Ne nane ne lavanta ne papatya ne güller.

Tüm kokuların sahtesini benimsettiğiniz insanlar, aslına yabancı kılındı, kokuların gazları ciğerleri soluksuz bıraktı.

Bayım biz o ciğerlerin hırıltısına yabancı değiliz. Bizi doktor bildiniz, hastalara bakarken en ölümcül ilaçlarınızı hastalara vermedik, onlara merhametle davrandık, onlara insanlık adına el uzattık, şimdi iyileştikçe nerede yapma bir gül-çiçek gördüler mi yapma koku hissettiler mi gereğini yapıyorlar, kendilerince.

Onlar sizin sömürü sisteminizin sac ayakları olmaktan çıktı.

Terorünüze karşı çıkan kim varsa sizden değildir, bayım.

Biz sizden değiliz ve olmadık.

Siz, işgalci olduğunuz her toprağın insanını toprağını ve değerlerini savunduğu, düşman olan size karşı çıktığı için kendinizin 'Dünya Barışı' yalanınıza muhalif bildiniz, en olmadık vahşetle te'dip ettiniz, kobaylaştırdınız, yaraladınız, öldürdünüz, ayaklarınızla ve silahlarınızla ve de düşüncelerinizle kirlettiniz, dört bir yanı.

Merhameti çıkarttınız, kalplerden, umaniznanızı yerleştirdiniz yerine.

Özü gür topraklarda yetişen gülleri ve çiçekleri soldurdunuz, tohumu sizden parası bizden gülleri ve çiçekleri saksılarda, büýuttünüz ellerimizle.

Ne bir rayihâ ne bir fayda!..

Ellerimizde spreylerinizle yaprakları, güllerle çiçekleri kokulandırdık, parası bizden üretimi sizden.

Bayım, yüzsüzlüklerinizi ne kadar anlatsak, suçumuz artar.

Bak bayım, biz sizi biliyoruz.

Arananlar listenizde isimlerimiz çarpı bekler, bilmiyor değiliz.

Bâğdad kan ve revan içinde, Hama, Musul, Halep, Şam, Felluce, Basra Şatilla, elma kokusuna kanan çocuklar kimin?

Yeryüzünü kana, vahşete gark edenler gökyüzünde demir kuşları neden uçurup durur?

Ebabiller tekrar geldiğinde gönlüm, geriye dönüp bakanlarla gemiye binmeyenlerin helâk olduğunu unutmuş olacaktır.

-Bayım, bir şey anlamıyorum, sözlerinizden. Tarih mi edebiyat mı sihirli sözler mi söylediğiniz?

Size hüzne dair elli senelik arkadaşlığımı anlatmak istedim. Hayatı anlattım. Sihre karşıyız, söylediğimiz hakikattir. Bilenler bildiklerini söyleme mecburiyetindedir. Biz, mizana göre yaşarız.

Bana " Bayım" diyen beyefendi nereye gittiniz?

Etrafına bak!..

Etrafına baktı, kimse yoktu.

İlerleyen vakitte içerde sadce çalışanlar vardı.

Kâğidı-kalemi bıraktı.

Mahcubiyet içindeydi.

Ağırlaşan bedenini elinden tutarak kaldırdı, yazarın caffe sahibi.

Hüznün Gözyaşları yine tamamlanmamıştı.

Alışmıştı, kendiine iş yeri sahibi, çalışanları.

Her gün gelen yaşlı müşterinin önündeki kâğıt tomarlarıyla raksına, kendi kendisine konuşmasına alışmışlardı.

Kimseye zararı olmayan, ne dediği kolaylıkla anlaşılmayan, kendi kendine harp eden, kan ter içinde kalan ihtiyar adam geri dönüp masaya baktı.

Bu günkü notlarını işaret etti.

Hiç bir zaman unutmadığı notlarını nasıl unuturdu?

İşletmenin Arap çalışanı hemen alıp geldi, notları.

" Şükrân " dedi, Yaşlı Adam, tebessümün yayıldığı yüzüne bakarak.

Genç, " Ehlen ve sehlen" dedi, duyabildiği kadar.

Yaşlı Adam, giriş kapısından uzaklaşırken kendi kendine mırıldandı:

- Ya Rabbi şükürler olsun, Hüznün Gözyaşları tamamlandı.

İlk kez Arapça bildiğini fark eden Genç, Yaşlı Adamın ardından baka kaldı.

İşletmeci, caffesine gelen haddi hesabı olmayan müşterilerinden sevdiği arasında yer alan ihtiyara ilgi gösteriyordu.

Genç, gidenin Arapça bildiğini söyleyince itiraz etti, patronu:

- Hayır o bizden daha iyi Franızca konuşur, İngilizce bilir, Almancası mükemmel.

O, 1920'li yıllarda âilesi İstanbul'dan gelen sürgünlerden biri.

Genç sustu, ekledi işletmeci:

-Memleket hasreti çeker, Mösyü.

Genç, masayı düzeltirken yere düşmüş bir kâğıdı aldı.

Kâğıdın üst başlığında b-s-m-l harfleri yer alıyordu, istiflenmiş şekilde.

Genç, harflere bakıp kâğıdı yerden aldı, hürmetle.

İşletmede diğer çalışanlar, etrafı düzeltmek, yarına hazırlık için meşguldü.

Upuzun caddede bir siluet, gòzden kayboldu.

Gencin elindeki kâğıt, gömlek cebinde katlı halde yüreğini ısıtan alev gibi harlanmış, ruhunu yakıyordu.


-
[20/9 17:44] Mehmet Ali Abakay: Bir kaç bölümlük yazı...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Ali Abakay - Mesaj Gönder

# iyi

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeni Ufuk Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeni Ufuk Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Yeni Ufuk Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeni Ufuk Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Ankara'da Hangi Milletvekilini Daha Çok Tanıyorsunuz?
Tüm anketler