MİLLİ YEMİN

Değerli okurlarımız, Osmanlı imparatorluğunun yerini, Türkiye Cumhuriyetine bırakış sürecinde milletimizin yaşadığı bazı olayları kısaca zikretmiştik.

Bu yazımızda da devletimizin kuruluşuna esas teşkil eden unsurlardan birisine yine sizlerle birlikte değinelim istiyoruz. Yakın geçmişimizi etkilemiş ve geleceğimizi de etkilemesi gerektiğine inandığımız Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasi manifestosu olan Mîsâk-ı Millî yani “milli yemin” hakkında bir iki kelam etme ihtiyacı duyuyoruz.

Sizlerin de bildiği gibi, Ahd-i Millî ve Peymân-ı Millî, olarak da ifade edilen bu “yemin” Osmanlı Meclis-i Meb‘ûsan’ının aldığı son karar olarak tarihe geçmiştir. 16 Mart’ta İstanbul’u işgal eden İtilâf devletleri, hoşlarına gitmeyen bu tarihi karar nedeniyle meclisi bastılar. İleri gelen mebusları ve aydınları tutuklayıp Malta’ya sürdüler. Bazı üyeler de kaçarak Ankara’ya, Heyet-i Temsiliye’ye katıldılar.

Birinci cihan harbinin mağlupları arasında yer almamız nedeniyle. 1918’in 30 Ekim’inde imzaladığımız Mondoros Mütarekesi sonucunda. Osmanlı topraklarının fiilen işgal edilmeye başlaması üzerine Misak-ı Milli’nin hazırlanmasına Erzurum ve Sivas kongrelerinde başlandığını biliyoruz.

Yapılan seçimler sonucunda: 12 Ocak 1920’de çalışmalarına başlayan Meclis-i Meb‘ûsan’ın, Kuvâ-yi Milliye taraftarı mebusları İstanbul’a geldiklerinde, düzenlenen bir metinle karşılaştılar. Bu metinle; Mustafa Kemal Paşanın gönderdiği sekiz maddelik metin birleştirdi. 28 Ocak’ta Meclis-i Meb‘ûsan’da yapılan özel bir toplantıda Ahd-i Millî Beyannâmesi kabul edildi.

Bilindiği gibi 17 Şubat 1920 tarihinde Meclis-i Mebusan da oy birliğiyle kabul edilen beyanname “Mîsâk-ı Millî” adıyla yayımlandı. Fransızca’ya çevrilerek bütün hükümetlere ve parlamentolara gönderildi. Altı maddeden oluşan Mîsâk-ı Millî Beyannâmesi’nin birinci maddesiyle:

“Osmanlı Devleti’nin sadece Arap çoğunluğunun yaşadığı, 30 Ekim1918 tarihli mütarekenin imzalanması sırasında işgal altında kalan kısımlarının mukadderatı ahalisinin serbestçe vereceği oylara göre belirleneceğinden adı geçen mütareke hattının içinde ve dışında dinen, ırken, emelen birleşmiş, karşılıklı sevgi ve fedakârlık hisleriyle dolu, örfî ve içtimaî haklarıyla mahallî şartlara tamamen riayetkâr Osmanlı-İslâm ekseriyetiyle meskûn bulunan kısımların tamamı hakikaten ve hükmen hiçbir sebeple ayrılma kabul etmez bir bütündür.” Diyerek devletin sınırlarını belirlemiştir.

Başka bir yazımızda temas etmeyi düşündüğümüz diğer beş maddesiyle birlikte Mîsâk-ı Millî: Galip devletlerin barış tekliflerine karşı Osmanlı Parlamentosu’nun ve Ankara’nın cevabı olarak ilân edilmiştir. Misak-ı Millî, Türkiye’nin “kuruluş belgesi”, “varoluş senedi” ve “Magna Carta’sı” olarak nitelenen bir belgedir. Türkiye’nin tarihi bakımından son derece önemli, savaşın kazanılmasındaki mücadeleci ruhtur.

Meclis-i Meb‘ûsan’ın feshinden sonra 23 Nisan 1920 de açılan Büyük Millet Meclisi, ilk toplantısında Milli Misak’a bağlılığını açıklamış, onun gerçekleşmesini amaç bilmiştir.

Kıymetli okurlarımız “milli yeminin” ortaya çıkışı ve hedefini kısaca özetledik. Bu aşamadaysa Türkiye Cumhuriyeti Devletinin milli yeminine atfettiği önem üzerinde durmamamızın mutlak lüzumuna inanıyoruz. Önemine binaen, Atatürk, Lozan öncesinde 13 Ekim 1922'de yabancı basına verdiği demecinde:

"Avrupa'da İstanbul ve Meriç'e kadar Trakya, Asya'da Anadolu, Musul arazisi ve Irak'ın yarısı, Makedonya'yı ve Suriye'yi terk ettik. Fakat artık arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları kurtarmaya azmettik ve kurtaracağız" diyerek Misak-ı milli’ye atıfta bulunmuştur.

Kurucu liderin sözünün devamı ve onayı niteliğinde olan, meclis’ in uygulamasını birlikte akıllarda ve gönüllerde canlı tutalım istiyoruz. TBMM’nin Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra 1924’te milletvekillerine yılbaşı hediyesi olarak dağıttığı Misâk-ı Milli Haritası’nda “Batum, Halep, Rakka, Deyr-i Zor, Süleymaniye, Musul ve Kerkük” Türkiye toprağı olarak gösterilmiştir.

1920’lerde hazırlanan yeni Mîsâk-ı Millî haritasında ise, İskenderiye-Port Said hizasına kadar olan bugünkü Suriye, Lübnan, Filistin ve Irak toprakları üzerinde hak iddia edilmektedir. Ayrıca Adalar, Kıbrıs ve Batum da yeni Türkiye’nin sınırları içinde gösterilerek; bu belgenin önemi bir kez daha vurgulanmıştır.

Atatürk, 11 Ağustos 1921’de yazar Laurence Shaw Mocre ile yaptığı söyleşide; “Milli Misak, halkımızın hakkı olan bir belgedir ve halkımız bu belgede yazılı olan haklarını almak için ant içmiştir.” Diyerek. Türk milletinin ve devletinin kararlılığını ortaya koymuştur. Bu kararlılığa rağmen şartların izin vermemesiyle; Misâk-ı Millî sınırları içerisindeki bütün topraklar Milli Mücadelede kurtarılamamış olsa da bir hedef olarak kalmıştır.

Beyannamenin aslına ulaşan tarihçi Murat bardakçı; “Bilelim, gözden kaçırmayalım ve unutmayalım: Misak-ı Millî sanıldığının aksine uluslararası bir anlaşma yahut bir belge değil, tek taraflı bir temenni, bir niyet beyanıdır!” diyerek bir durum tespitinde bulunmuştur. Tarihçimizin bu tespiti: Milli

Yeminin önemini, hedefini, rehberliğini ruhunu ve Türkiye’nin gerçekleştirme arzusunu hiç bir şekilde eksiltmeyeceğini bizzat Atatürk ifade etmektedir.

Mustafa Kemal Paşa, "Misâk-ı Millî'mizde muayyen ve müspet bir hat yoktur. Kuvvet ve kudretimizle tespit edeceğimiz hat, hatt-ı hudut olacaktır.” Diyerek; sınırlarımızı gücümüzün yettiği ölçüde çizeceğimizin gerçeğini ifade etmiştir.

Zayıf dönemimizde elimizden zorla alınan: Misâk-ı Millî sınırlarımızın bazı bölgelerinde Türk, Kürt ve Arap yani Müslüman ahali yaşamaktadır. Bu gün bu topraklarda; PKK terör örgütü, ABD, İran, İngiltere, Rusya ve dahi Fransa işgalci durumundadırlar. İsrail, “Arz-ı Mev‘ûd yani vaat edilmiş topraklar” diyerek bu toprakları kendine hak görmektedir.

Çok kıymetli okurlarımız, dikkat ettiniz mi? Misâk-ı Millî sınırlarımızda; tarihin hiçbir döneminde bu topraklarda yaşamamış ecnebiler cirit atmaktadırlar. Hangi hak ve sıfatla buradalar? Cevabı beraber arayalım lütfen. Hakları olmadığını bilirler! Bilirlerde, insan kanı, gözyaşı ve felaketi üzerine de mutluluk kurma zorbalığıyla sömürüden vaz geçmezler. Bunların kültürleri ve düzenleri böyle kurulmuştur.

Yukarıda adlarını saydığımız müstevliler, Ahd-i Millî sınırlarımızın kadim ahalisinin devletlerini; Irak ve Suriye’yi bölük pürçük etmişlerdir. Hukuken var olan fakat fiiliyatta olmayan devletlerin ahalisine zulüm etmektedirler.

Kafamızı kaldırıp ta bu coğrafyaya müdahil olmayalım diye devletimizi de çeşitli araçlarla baskılamaya çalışmaktadırlar. Bu araçlar bazen ekonomi, bazen Yunanistan, bazen Rum, bazen Ermenistan gibi kimi devletçiklerle birlikte başta PKK ve çeşit çeşit terör örgütleridir.

Saygı değer okurlarımız, zulme dur demek için. Yüzyıllarca beraberce yaşadığımız, devletleri parçalanmış İnancımız ve kültürümüz bir olan ahaliyle ve Misak-ı Milli coğrafyamızla bütünleşik olmak hakkımız ve görevimiz değil midir?

Mustafa Kemal Paşa ise görevi yerine getirmemizi şu sözleriyle emretmiştir. Amerikalı General McArthur ile 1933’te Ankara'da yaptığı mülakatta: “Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dâhil Batı Trakya'yı Türkiye hudutları içine katacağım.” Demiştir.

Nitekim sarf ettiği bu sözünün üzerinden beş yıl geçmişti ki. Sağlığı iyi olamadığı halde; Hatay’ı vatan topraklarına katarak Misak-ı Milli’ye nasıl ulaşılacağının örneğini de göstermiştir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mevlüt Köksal - Mesaj Gönder

# iyi, ankara

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeni Ufuk Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeni Ufuk Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Yeni Ufuk Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeni Ufuk Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Ankara'da Hangi Milletvekilini Daha Çok Tanıyorsunuz?
Tüm anketler