ŞEHİR FUARLARINDA ŞEHİR YAZARLARI FAZLALIK MUAMELESİNDE

Arada bir şehirlerin kimi şirketlerce "Şehir Tanıtım Günleri" düzenlenir. 


Şehre mahsus bu günlerde şehirli olan adeta Ankara'ya ve İstanbul'a taşınır. 


Bazen bu Antalya'da bazen İzmir'de "Uluslararası Fuar" ismini alır.


Basında ve kimi sosyal iletişim platformlarında her şehir, tanıtımının en çok kendilerince yapıldığını öne sürer, bu tanıtım günlerinde ve fuarlarda ilginin, alakanın üzerlerine odaklandığını iddia edip durur. Hele bir gazetede, ulusal gazetede bu habere davet edilen muhabirler vasıtasıyla çevrilmişse o şehrin ekonomisinde, sanayisinde ilerleme kaydedileceği ifade edilir, turizmde atılım yılı olacağı nutuklarda irad edilerek, herşey toz-pembe gösterilir.


Bir şehri onbinlerin, yüzbinlerin tanıması öyle kolay bir organizasyonla gerçekleşmez. 


Emek harcanır, sebil misali para sarf edilir, gazetelerden muhabirler uçakla transfer edilir, en güzel oteller tutulur ve her şey, şehrin tanınması, tanıtılması içindir.


Şehrin ismiyle müsemma yiyecek, içecek, el-sanat ürünleri, sanayi alet-edevat olmak üzere yerel folklorik unsurların egemen olduğu kıyafetlerle halk oyunları oynandı mı, şarkılar-türküler söylendi mi, değmeyin keyfine organizasyonun.


Diyelim ki o şehrin meşhur tatlısı kadayıf ise kuyruklar uzanır, bir kaç lokmalık tadımlık için. Diyelim ki mevsim sonbahar ise, o şehrin karpuzu meşhur ise, dilim dilim sunulur, adeta kanser hastalarına deva niyetine.


 Diyelim ki çöreği nam salmışsa her gelene limonata, meyyan, ayran eşliğinde ikram edilir. Diyelim peyniri, tadıyla, yapımıyla farklı ise, bıçak ucuyla tadımlık peynir için insanımız üşüşür, kuyruğa.


Şehrin standları özel ihtimamla yapılır, bir kaç gün için haftalarca çalışılır. 


Fuar, tanıtım zamanı bitince çoğu strasfor (Köpük malzeme) ve suntadan dekorlar, bir iki saat içinde tanınmaz hale gelir. 


Diyelim bu şehir kalesiyle ünlü ise anılarda dekor önünde çekilen fotoğraf kareler ölümsüzleşirmiş, gelecek fuara, tanıtım günlerine kadar.


Şehir için tanıtım önemlidir, elbette. Birkaç broşür ve kitapçık ya da belgesel tarzda hazırlanan CD'lerle gelen ziyaretçilere memleketten esintiler taşınır, nostaljik göz yaşlarına boğdurulmuş şiirler okunur. 


Sanırsınız şehre olan bağlılık, Mekke'ye Hacc için gitmekle eş. 


Sanırsınız, şehri ululamak, adeta endüljansa tekabül eder. 


Zannedersiniz ki şehri yüceltmek, peynirini, kadayıfını,çöreğini, kalesini, şerbetini ön plâna aldırmak gelenleri büyüler, yatırımcılardan turizme meyli olanlar senede yüz bin turist daha ekleyecek, fabrikatörler yatırımlar için yirmi gelecek on gidecek. 


Tatlı hayaller, bir ruya âlemi misali gelip geçer. Kişiler, kendilerini öldürürcesine halk oyunlarında tepinir, oynar, çağırır, bağırır; kurtarılmış bölge olan daracık alanda şehri göklere çıkartır.


Müzisyeni iş bulmak, sanatıyla şöhrete ulaşmak için performansını yüksek tutar, elinden mikrofon zorla alınmadıkça söyler, alkış hırsızlığını yaparak, geleceğini iş adamlarından gelecek tekliflerle şekillendirmek ister.


Yemek standında müşterilerine izzet ve ikrâmda bulunan zevat, hem para kazanmaya çalışır hem şehirlerine gelecek müşterilerine kendilerini benimsetmek ister.


Otelcisi, yaptığı yatırımla turistleri yerli-yabancı ayrımına tutmadan en iyi şekilde ağırlamaya söz verir, bu alanda yaptıkları yenilikleri stantlarında göstermeye çalışır. 


Ara-sıcak yemekler, ana yemekler, hijyen, kimi sosyal etkinlikler, akrobasi hareketlerini aratmayacak çılgınlıkla bu pastadan kendilerine en büyük payı kopartmaya çalışır, bol bol promosyon dağıtmaya çalışır. 


Bazen elinize tutuşturulan pakette dut kurusu, kaysı, badem, lokum eksik olmaz, buna leblebi çeşitleri eşlik eder.


Bazen kendinden geçmiş şekilde bir ney sesi yükselir, klarnet çalınır, def eşliğinde dansa kalkanlar vardır, adeta icrâ edilen dünden bu deme yansıyan görüntülerdir. 


Bazen kulağına elini atan, maya okur, uzun uzun. Sesi-soluğu ha şimdi kesilecek diye nafile bekler, dinleyenler.


Davulun, zurnanın ahengine kendisini kaptırmış şehirlinin şehir dışında, gurbette yaşayanı, tanıdık yüzler arar, gözleriyle; Çocukluk arkadaşı, okul arkadaşı, mahalle arkadaşı, asker arkadaşı, gönüldaşı....   


Şehirleri şehir yapan değerler bazen öyle vıcık vıcık ki işporta pazarına dönüştürülen stantlarda değerler paraya-pula tahvil edilecek kadar zavallılaştırılır. 


Bazen kişi, ortama bakınca padişahın oğlu için yaptığı kırk gece kırk gündüz süren düğününde sanır, kendinden geçen.


Heyhat!.. 


Birkaç saatliğinde kafasını resetleyen, düşüncelerine format atmaktan uzak olanlar afyonun etkisinden ayrılmamış şahıs misali kendinden geçmiştir. 


Sahi bu şehir tanıtım günlerinde, fuarlarında siz hiç o şehre dair eser kaleme alan araştırmacılara-yazarlara hakkıyla rastladınız mı? Birkaç şiir okuyan bir elin parmaklarını geçmekten uzak şairler dışında.


Şehirleri şehir kılan şehir araştırmacılarıdır, dünü bu güne taşıyan, bu günü yarına taşıyacak olan araştırmacıları arayın gün ortasında, elinizde mumla değil fenerle dolaşarak.


Birkaç gündür yazmak istediğim ve rahatsız olduğum bu hususta kaleme söz geçiremedim. 


Kuyumcularla doluymuş da, bakırcılık sanata dönüşmüş de, peynirci peynirini bitirmiş, kadayıfçı tonlarca un harcamış da, el arabası icat eden sanayici, çocuk bisikletleriyle gözdeymiş de... 


Kendimize yakıştıramıyoruz, açıkçası. Söyler misiniz, bu şehri tanıtan kaç  yazarın, şairin eserleri kendilerinden satın alınıp binlerce kişiye dağıtılmış?


Bu yazarların ve şairlerin bu tür etkinliklere daveti, şehirden bu stantlara, oteller taşınanın kaçta kaçı?


Şehri bildiğimiz kadarıyla şehir araştırmacıları tanıtır, yazarlar tanıtır. İş kadayıfçıya, tatlıcıya, leblebiciye, dondurmacıya kalmışsa Allah hak getire!.. 


Gelende kültür olmayınca aklımıza şu gelir: Vermeyince Mabu'd, Ne Yapsın Mahmud!.."


Bazen dilimizin sivri olduğunu, hep bu yüzden kaybettiğimizi söylemeyenler yok değil. 


Ben bir şehrin kelle ile işkembe ile ciğer ile tanınmasını, tanıtılmasını hazmedemiyorum. Hele hele bunun bir kültür olduğunu söyleyenler çıktığında suskun kalmaya çalışıyorum.


Hay sevsinler böyle kültürü!..


Blue-jean ile halaya duranların, hüzünkâr şiirlerin okunmasında alkışı kaçınılmazdır. 


Daha önce pirinç içinden taşlar ayıklanırdı, şimdi taşların içinden pirinci ayıklamanın demidir, yaşadığımız. 


Ahval böyleyse şehir yazarlarını davet etmişsin ne yazar etmemişsin ne yazar?..


Şahsen katıldığımız farklı iki şehirde stantlarımızda kitaplarımızla sohbet ederken, yalnızlığımız dile vurduk, çoğunlukla. 


Kitap kaleme alan yazarlarla şairler, milletin cebindeki paraya göz dikmiş hırsızlar konumunda görüldü, hep:


- Sayın milletvekilimiz geliyor, kitap imzala!...


- Belediye başkanımız, kitap imzala!..


-Eski vekilimiz ve bakanımız, kitap imzala!..


-Şarkıcımız, milli gururumuz, kitap imzala!..


Şimdi o günleri hatırlıyorum, basında son günlerde çıkan haberleri okuduğumda. Dilimden kaleme dökülen tek bir cümle:


-Bu yazarlar, şairler babanızın uşağı mı?


Sözün bittiği nokta, edep dışı bir argo kelimeyle tamamlanmışsa, emin olun bu bizim suçumuz değil. Bize bu kitapları kaleme aldırıp yazdırmaya vesile olanlardan sormak yerindedir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Ali Abakay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeni Ufuk Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeni Ufuk Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Yeni Ufuk Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeni Ufuk Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Ankara'da Hangi Milletvekilini Daha Çok Tanıyorsunuz?
Tüm anketler